Anne, Ben Barbar mıyım?

14 Eylül – 10 Kasım'da gerçekleştirilecek 13. İstanbul Bienali'nin başlığı bir Lale Müldür kitabından alıntılanıyor: "Anne, ben barbar mıyım?"

Anne, Ben Barbar mıyım?

10 Ocak 2013 / emlakwebtv
14 Eylül – 10 Kasım'da gerçekleştirilecek 13. İstanbul Bienali'nin başlığı bir Lale Müldür kitabından alıntılanıyor: "Anne, ben barbar mıyım?" Bienalin küratörü Fulya Erdemci, Müldür'ün tersyüz ettiği haliyle 'barbar' tanımını bir anahtar olarak alıyor ve 'barbarları öteleyen' kentsel dönüşüm üzerinden kamusal alan kavramını tartışmaya açıyor.

Bir Savaş Meydanı Olarak Kamusal Alan: Çatışma mı, Uzlaşma mı?
Jürgen Habermas’ın formüle ettiği, ortak bir irade doğrultusunda birleşmiş homojen tek bir halkın etrafında gerçekleşen birleşik ve uzlaşılmış bir kamusal alan fikri birçok kez ele alındı, gözden geçirildi ve eleştirildi. Bu süreçte, “kamu” ve “kamusal alan” terimlerini güncel bir bağlamda tanımlamak için “çoklu kamular”, “karşıt-kamular”, “proleter kamusal alan”, veya “sivil alan” gibi yeni kavramlar türetildi. Farklarına rağmen, yeni modellerin çoğu çeşitli azınlıklar, cemaatlar, ağlar ve toplumlar arasında uzlaşmanın önemine vurguda bulunur. Bu görüşlere zıt bir konumdan konuyu tartışan Chantal Mouffe ise kamusal alanı tanımlarken “baskın uzlaşma”nın rolünü açıklar ve “çatışmaya dayalı” bir model öne sürer: “Kamusal alan farklı hegemonyacı projelerin, herhangi bir nihai uzlaşma olanağı olmaksızın birbiriyle karşılaştığı bir savaş meydanıdır.”    Dolayısıyla sanat, “baskın hegemonyayı devredışı bırakarak ve yeni öznelliklerin inşasına katkıda bulunarak” bu süreçte bir rol oynayabilir. “Çatışmaya dayalı yaklaşıma göre, eleştirel sanat çelişkiyi kışkırtır, böylece egemen uzlaşmanın perdelemeye ve yok etmeye çalıştıklarını görünür kılar. Eleştirel sanat, mevcut hegemonya çerçevesinde susturulan tüm kesimlerin sesi olmayı hedefleyen çoğul sanatsal pratiklerden oluşur.”  

Uzlaşılmış durumlara cevaben, kamusal alanda yer alan bir sanat projesinin varoluş sebebi bu “savaşı” ve çatışmayı görünür kılmak için belirli bir bağlama daha fazla çelişki eklemek midir? Demokrasiyi bir yönetişim modeli olarak değil, “toplumsal yaşamın temellerinin kesinliğini” sorgulayan bir tavır olarak değerlendirdiğimizde, demokrasinin görevini “çelişkiyi gidermek değil, sürdürmek” olarak görmeye başlarız.   Dolayısıyla bugün, kamusal alanda bulunan herhangi bir sanat yapıtının kendini eleştirel bir şekilde konumlandırmak, statükoya meydan okumak ve özellikle de hepimizin içinde yaşadığı ideolojik yapıları açımlamakla yükümlü olduğunu iddia edebilir miyiz? Sanat norm olarak, ya da tek alternatif olarak sunulanın dışında, dünyayı farklı bir biçimde deneyimlemenin yollarını önerebilir mi?

Aracılık ve Eylem Arasında
Durumun aciliyeti karşısında birçok sanatçı Occupy hareketine katılırken, birçoğu da özellikle neoliberal kentsel dönüşüme (ama sadece buna değil) karşı mücadele ve tepkilere destek vermeye devam etmekte (örneğin İstanbul’da Sulukule Atölyesi ve Taksim Platformu oluşumları veya Hamburg’daki Şehir Hakkı hareketi gibi). Buna paralel olarak sanatın özerkliği ve araçsallaştırılması tartışması da ivme kazandı. Peki sanat nasıl, mekansal-ekonomik adalet açısından özgürlüğü ve eşitliği yeniden düşünme sürecinin parçası olabilir? Kamusal alan-olarak-sanat ve aktivizm toplumu değiştirmek yönünde aynı amacı mı paylaşıyor? Bu aciliyet karşısında sanat ve kurumları işe yarar bir siyasi araç olarak harekete geçirilebilir mi? Yoksa sanat bu çarpışma sonrasında gücünü yitirmeye mi mahkum?  

Günümüz sanatsal pratikleri melez denemelerden radikal aşırılıklara uzanmakta, aykırı (hatta barbarca) diller, biçimler ve süreçlerle deneyler yapmakta, bazen gerçekliğin içerisinde birer “oksijen kabarcığı,” bazen de simgesel alanda özneler-arası aracılar olarak işlev görmektedir. Bu pratiklerin çoğu, toplumda eleştirel odaklar yaratmayı amaçlamaktadır. Ancak bunların nasıl gerçekleştirileceğine dair hazır formüller mevcut değil. Her durum için yeni bir formüle veya simyaya ihtiyaç var. Bu bienal de, bu tür deneylere alan açmayı amaçlıyor.

Estetikten (“güzel bir mahalle yaratmak”) sivil kültüre (“daha uygar bir kent yaşamı için”) sanat ve demokrasinin hümanist söylemleri, iktidarlar tarafından her tür şiddet içeren eylemi meşrulaştırmak amacıyla uyarlandı, kullanıldı ve istismar edildi (düşük gelirli vatandaşların şehrin merkezi bölgelerinden uzaklaştırılması gibi örneklerde görüldüğü üzere ). Sergi, kapsayıcı “ortak” çıkarları, “kazan-kazan” durumlarını ve temsil politikalarını inceleyerek, nasıl yönetildiğimizi ve yaşamaya zorlandığımızı tartışabilmek için resmi slogan ve söylemlerden bağımsız kamusal bir alan yaratmayı hedefliyor. Sergi ayrıca, sanatın hem özerk bir alan olarak işleyip hem de toplumsal, siyasal ve ekonomik değişikliklere müdahale edebileceği yöntemler üzerine düşünceler geliştirecek.

Kamusal alanı sahiplenen sanatsal pratikler yaygınlaşırken, özelleştirmenin büyüsüne kapılan sanat kurumları da özel fonlara ve ticari desteğe bağımlı hale geldiler. Bu bağımlılık arttıkça, büyüme sancılarına neden oldu: Bazı durumlarda, güncel sanat dünyası neoliberal kültür ve mekanizmalarını yaygınlaştıran bir merkez üssü işlevi görmeye başladı. Bienal araştırmaları büyük bir “patlama” yaşayan sanat dünyasının, özellikle de sanat pazarının İstanbul’da ve başka yerlerde nasıl işlediğine dair bir incelemeyi ve bu patlamanın izlerini sürmeyi de kapsıyor.

Kamusal Simya: Kamusal Program
Yönetim biçimlerinde ve ideolojilerde gerçekleşen küresel dönüşümlerle beraber “kamu” kavramı ve bu kavramın yanı sıra sanatın ve sanat kurumlarının rolü ciddi değişikliklere uğradı. Bienalin kamusal programı bu değişime ve özellikle de “kamular oluşturmak” (making publics) düşüncesine odaklanacak ve Bruno Latour’un gündeme getirdiği “tek ve ortak dünya” sorunsalını güncel bağlamda tartışacak.

Sergiye eklemlenmiş olan kamusal program, sanatsal üretim ile bilgi üretimini serginin açılışından yaklaşık 7 ay önce bir araya getirerek açık bir platform oluşturacak. Sanatçılar, mimarlar, planlamacılar, kuramcılar, aktivistler, şairler ve müzisyenler bir araya gelerek bu acil çözüm bekleyen meseleleri İstanbul bağlamında tartışmaya açacaklar. Yeni sanat eleştirmenleri için eleştiri ve eleştiri metni yazma konusunda çevrimiçi bir platform oluşturulacak ve atölye çalışmaları gerçekleştirilecek (bkz. Kamusal program).

Bunlara ek olarak, Nisan 2013’te gerçekleşecek olan İstanbul Film Festivali’nde barbarlık, sivil uyanış ve şehir kavramlarını sorgulayan özel bir bienal programı yer alacak.