Doların artan baskısı Türkiye'nin Akkuyu politikasını değiştirir mi?

Doların son dönemde TL üzerinde oluşturduğu baskı büyük tartışmalara neden olan Akkuyu Nükleer Santral projesinin geleceğini belirleyecek gibi gözüküyor. Kulislerde, anlaşmanın imzalandığı tarihten bugüne doların katettiği değerin, Türkiye'ye Akkuyu projesinden vazgeçmeye itebileceği konuşuluyor

Doların artan baskısı Türkiye'nin Akkuyu politikasını değiştirir mi?

Yakın ve orta vadede üç nükleer santral projesine ev sahipliği yapma yolunda kararlı adımlar atmaya çalışan Hükümetin yolu beklemediği bir faktör tarafından kesildi.  Türkiye için en yakın gözüken proje olarak, Akkuyu Nükleer Santrali'nde ekolojistlerin ve sivil toplum kuruluşlarının eleştirilerinden kaçmayı başaran yetkililer, ülke ekonomisinin kırılgan yapısı ve dış politikanın baskısıyla dolar/TL parametresini artık göz önünde bulunduracak gibi gözüküyor. Zira doların son çıkışıyla birlikte Akkuyu Nükleer Santrali, Hükümet için "uygun bir ticari yatırım" olma niteliğini de yitirmiş gözüküyor.

Bölgesel krizin Akkuyu üzerindeki etkisi
Kulislerde Türkiye'nin Akkuyu Nükleer Santrali'nden vazgeçmesine yol açabileceği yönündeki değerlendirmelerin arka planında, bölgesel bir finansal krizin etkisine yönelik analizler yer alıyor. Yapılan yorumların haklılık payı geçtiğimiz günlerde Rus şirketinin yüzde 49'luk Akkuyu hisselerinin satışına yönelmesi olgusuyla güçlenmiş gözüküyor. Kapsamlı yatırımlar yapma olanağını içine düştüğü finansal kriz nedeniyle yitirmiş gözüken şirketin hisse satışının muhatabı ise, Türkiye'nin mega projelerinin en popüler aktörü, Cengiz-Kolin-Kalyon konsorsiyumu oldu. Söz konusu grubun bu kadar ağır bir finansman arayışında ne denli başarılı olacağı sorusu gündemdeki yerini korumayı sürdürüyor. 

Türkiye'yi Akkuyu'dan soğutan faktör: Dolar
Akkuyu Nükleer Santrali'ni yapmaya aday öznelerinin 24-25 milyar doları bulması beklenen maliyeti karşılayamayacak duruma gelmesi bir tarafa, Türkiye, anlaşmanın içeriğinden kaynaklanan bir handikabın ağırlığını günden güne hissetmeye başladı. Anlaşmanın maddelerine göre Türkiye, yap-işlet-devret yöntemiyle inşa edilecek Akkuyu'dan 15 yıl boyunca alım garantisi sunmuştu. Anlaşmaya göre Rus şirketi santrali 60 yıl çalıştıracak ve ardından Türkiye'ye devredecekti.

Türkiye açısından, doğa ve insan yaşamı için büyük tehlikeler içeren bir merkez olmanın ötesinde-ki bu Hükümetin neredeyse hiç ilgi göstermediği bir faktör olarak duruyor-Akkuyu'yu ticari olarak elverişsiz bir yatırıma dönüştüren şey doların ani yükselişinin anlaşma koşullarını ağırlaştıran niteliğinden oluşuyor. Bu nitelikleri şu şekilde sıralayabiliriz:

- Anlaşma koşullarına göre Türkiye Nükleer Santral'den 15 yıl süreyle ve kilovatsaat başına 12 dolar 35 sent üzerinden elektrik almayı taahhüt etmişti. 

- Söz konusu bedeller, anlaşmanın imza atıldığı dönem itibarıyla dahi oldukça pahalıydı. Zira Türkiye'de halen elektrik, kilovatsaat başına 4 ya da 5 dolar ortalamasında bir maliyete sahip.  Rüzgar enerji santrallerinden elde edilen elektrik ise 7 dolar 3 sent düzeyinde. Bu durumda da Nükleer Santral'den elde edilecek elektriğin alabildiğine pahalı olduğu zaten konuşulmaktaydı.

- Tüm bu itirazlara karşın Türkiye'yi zorlayan faktör doların TL karşısındaki hızlı değer artışı oldu. Şu sıralarda 3.45-3.46 seviyelerinde gezinmekte olan dolar, anlaşmanın imzalandığı dönemdeki kur dengesinin alabildiğine bozulduğunu gösteriyor. Zira bu dönemde dolar 1.50-1.60 seviyelerini gösteriyordu. Bu durumda da Rus şirketinin daha Santral kurulmadan zamlı elektrik satma olanağına sahip olduğu görüldü. 

Akkuyu Nükleer vazgeçilmez değil
Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Enerji Bakanı Albayrak olmak üzere Türkiye'nin Nükleer Enerji Santralına sahip olmasının enerji açığının ve dışa bağımlılığın azaltılması açısından büyük öneme sahip olduğunu belirten en yetkili isimlerin, doların artışı karşısında anlaşmayı uygulamaya sokup sokmayacağı henüz net değil. Ancak kesin olan şu: Akkuyu Nükleer Santral koşulları ilk kez Türkiye açısından bu denli elverişsiz bir konuma ulaştı ve yine ilk kez Akkuyu'nun hiç de vazgeçilemez olmadığı yönündeki görüşler  bu denli net biçimde dile getirilmeye başlandı.